Muhan Soysal Guncesi
Muhan Hocamızın güzel dünyasına katkılarınızı bekliyoruz. Onun ilelebet yaşayacak güzel fikirlerini yaymaya ve geliştirmeye devam etme sorumluluğumuz var. En azından onun bize verdiklerine yetersiz ama küçük bir katkı da olsa. Sitemiz önümüzdeki hafta hizmete girecek ve duyuruları görebilecek, gelişmeleri izleyebileceksiniz. Kişisel bilgilerinizi bize mail ile ulaştırırsanız veri tabanımıza kaydınız yapılacak ve düzenli bilgi alabileceksiniz.
Wednesday, August 09, 2006
Bir özel marka size. Muhan soysal. Muhan Soysal Prof. Dr. ODTÜ ANKARA04.08.2006 Cuma günü ikindi namazında Muhan Soysal' ı Ankara Kocatepe Camiinden toprağa vereceğiz. Prof. Dr. Muhan Soysal Ankara Yenişehir Mimar Kemal İlkokulu 1946 mezunudur. http://ankamiked.blogspot.com O ne özel bir kişilikti. Ben tanımaktan onur duydum. Muhan Hocayı tanımak bir onurdur. Ne öğrencileri vardı insandır. O insanlara özel bir emek verdi. İnsanları sevdi. Biz onu sevdik. Cuma günü orada olacağız. Bir mücevheri sozsuzluğa yolcu edeceğiz. Bu mücevher ne güzel bir mücevherdi bilemezsiniz. Parmağa olan, kulağa takılan, giysiye yakıştırılan türden değildi. İnsanı değerli kılan bir özel taştı o. Ona görevimizi yapacağız. O Muhan Soysal' dı.
Toraman Alpaslan
MUHAN HOCA’DAN ’BUSINESS STRATEGY’ DERSİ ALAN ŞANSLILARDANIM. DERSİMİZ HER PAZARTESİ, ÖĞLEDEN SONRA, BLOK DERS VE ’VAKA YÖNTEMİYLE’ YAPILIRDI. ASLA GEÇ GELİNMESİNE TAHAMMÜLÜ YOKTU. BİZE ’THY GEÇ KALDIĞINIZDA SİZİ BEKLİYOR MU’ DERDİ. BİZLERE ÇOK AMA ÇOK ÖNEMLİ ÖĞÜTLER VERDİ. ÖLÜM HABERİNİ ÖĞRENİNCE, 21 YIL ÖNCE DERSİNDE ALDIĞIM VE SAKLADIĞIM NOTLARIMI GÖZDEN GEÇİRDİM. ONUNLA BİRLİKTE ÇEKTİRDİĞİM RESMİ ARADIM. BİZE NELER ÖĞRETMEDİ Kİ; ’OMUZ VER PATRONUN YÜKSELSİN, AT KANCANI ONUNLA BİRLİKTE SENDE YÜKSEL’ GİBİ. ONDAN DERS ALMAK, ONUN ÖĞRENCİSİ OLMAK AYRICALIKTI. O BİR EFSANEYDİ. O VAKA YÖNTEMİYLE BİZE VERDİĞİ KONUYU 1,5 SAYFADA ÇÖZMEMİZİ İSTER, DERSTE GÖRÜŞLERİMİZİ RASTGELE SORAR, YANLIŞI AFFETMEZ, ANCAK BİZ ÖĞRENCİLERİNİDE SEVERDİ. TOPRAĞIN BOL OLSUN, NUR İÇİNDE YAT SEVGİLİ MUHAN HOCAM.MUHAN HOCA’NIN EN KISA SÜREDE BÜSTÜ (HEYKELİ) BÖLÜM GİRİŞİNE KONMALI, HAK ETTİĞİ SAYGI, ANILARIYLA BİRLİKTE GELECEK KUŞAKLARA AKTARILMALIDIR.
Işıl Yavuz
Muhan Hocami en son Haziran ayinda evinde ziyaret etmistim. Hastaligi nedeniyle bir hayli kilo kaybetmisti ve agzi surekli kurudugu icin konusmakta gucluk cekiyordu. Esi Gulsen Hanim, Muhan Hoca’ma cok buyuk bir itina ve titizlikte bakiyordu. ‘Hocam’, dedim ‘sizi cok ozledim’. Bana bakti, gulumsedi ‘ben de seni ozledim’ dedi. Bana hep o sefkat dolu ve icten gulumsemeyle bakardi. Bir saat kadar kaldim evlerinde. Onun ogutlerine muhtactim yine. Soruyordum, hocam biraz akil verin diye. O da hic kirmazdi beni. Bana ’Ben biraz daha iyi olunca tekrar gel, daha uzun konusalim’ dedi. Olur dedim, Olmadi… Artik O yok. Ama O’nun bana bakarkenki gulumsemesi var gozlerimde ve rahatligi var O’u ne kadar cok ozluyor oldugumu soyleyebilmis olmanin ve duymus olmanin O’nun da beni ozledigini... Ve ogutleri var bende, ileride benim de aktarabilecegim yeni nesillere … Nur icinde yat Hocam… Isil Yavuz
Azmi Kişnişçi
Hepimizin Çok Sevgili ve Değerli Muhan Hocası, Farklıydın ama sahiciydin... İnatçıydın ama vericiydin... Sadeydin ama yaratıcıydın... İğneliyiciydin ama öğreticiydin... Çok bilgiliydin ama kavramların özünü aktarırdın...Beynin bulutların üzerinde ama ayakların ve yüreğin yerdeydi... "İşletme" Bölümüne, "İdari Bilimler"e, ODTÜ’ye, "Profesyonel Yöneticiliğe", "Stratejik Yönetime", "Öğrencilerine", "Türk İşletmelerine" sayısız katkıda bulundun. Sana minnet borçluyuz. Işıklar içinde huzurla uyu... Azmi Kişnişci Öğrencin
What is risk ? Özlem Ay
WHAT IS RISK ?…*
ODTÜ hocalarından Muhan Soysal’a ait bir rivayet :
Hoca sınav yapacak ve tahtada bir tek soru yazılı "What is risk ?". Öğrenciler kağıtlara gömülüp risk'in ne olduğunu anlatmaya girişmişler.. İçlerinden bir öğrenci kağıdını hemen verip çıkmış. Bomboş kağıdın başında öğrencinin ismi, en altında da "this is risk" yazılıymış. Diğer öğrenciler çeşitli notlar alırken yalnızca bu öğrenci yüz almış.
Derken ikinci sınav zamanı gelmiş ve tahtada yine aynı soru "what is risk ?" . Sınıftaki öğrencilerin hepsi "this is risk" yazarak boş kağıtlarını vermişler. Biri hariç hepsi yüz alırken ilk sınavda yüz alan öğrenci sıfır almış. Öğrenci hemen itiraz etmiş;
"İlk sınavda bu cevapla yüz almıştım. Bu sınavda bütün arkadaşlarım aynı cevapla yüz alırken ben niye sıfır alıyorum ?" Cevap kısa ama çok anlamlı :
"Aynı koşullar altında aynı riski iki kere alan aptaldır"
ODTÜ hocalarından Muhan Soysal’a ait bir rivayet :
Hoca sınav yapacak ve tahtada bir tek soru yazılı "What is risk ?". Öğrenciler kağıtlara gömülüp risk'in ne olduğunu anlatmaya girişmişler.. İçlerinden bir öğrenci kağıdını hemen verip çıkmış. Bomboş kağıdın başında öğrencinin ismi, en altında da "this is risk" yazılıymış. Diğer öğrenciler çeşitli notlar alırken yalnızca bu öğrenci yüz almış.
Derken ikinci sınav zamanı gelmiş ve tahtada yine aynı soru "what is risk ?" . Sınıftaki öğrencilerin hepsi "this is risk" yazarak boş kağıtlarını vermişler. Biri hariç hepsi yüz alırken ilk sınavda yüz alan öğrenci sıfır almış. Öğrenci hemen itiraz etmiş;
"İlk sınavda bu cevapla yüz almıştım. Bu sınavda bütün arkadaşlarım aynı cevapla yüz alırken ben niye sıfır alıyorum ?" Cevap kısa ama çok anlamlı :
"Aynı koşullar altında aynı riski iki kere alan aptaldır"
Sevgi Küçük
Cuma, Ağustos 04, 2006
Muhan Soysal' ın ardından
1995 yılında ODTÜ İşletme' de ilk dersime gitmeden bir gün önce bir arkadaşım beni uyardı:"Ders programına bakmana gerek yok. İlk ders kesin Muhan' ındır. Aman sakın geç kalma, saat 08.45' den önce amfide ol!"Ertesi gün erkenden gidip amfide ön sıralardan birine oturdum ve gerçekten de saat 08.45 de kapıları kapattırdı. Geç kalanları derse almadı, bir güzelde azarladı.O anda ne kadar korkup gerildiğimizi anlatmam. İlk günümüz, ilk dersimiz.... Disiplin iş hayatında önemliydi; ilk dersimiz bu oldu.Sınıfta kalem çevirmek, silgi kullanmak ve alarmlı saatler kesinlikle yasaktı. Hiç unutmam, birgün dersin ortasında bir saatin alarmı çaldı. Muhan Hoca dersi kesti ve koca amfi, hepimiz kollarımızı öne uzattık ve Muhan Hoca tek tek saat kontrolü yaptı.Yoklama yapmak yerine fotograf çektiğini söylerler, inanın bu söylenti değildir. Yaptı, ben oradaydım. : )Bölümde ilk ders (1. sınıf 1. dönem) ve son ders (4. sınıf 2. dönem) onundu. Ama ikinci karşılaşma çok daha güzel olurdu.O' nun hakkında anlatacak o kadar çok şey var ki:Sıfırlarla dolu notları asardı ama kimse derslerden kalmazdı."......adlı kitapları okuyun!" ya da "......yeni çıktı; okuyun. Ben 3 tane aldım, biri burada, biri yazlıkta, biri de evde." ve biz kitapları onun sayesinde takip ederdik.Okulun en meşhur "Kızlar Tuvaleti" bizim bölümdeydi. Geniş bir alanda, saç kurutma makinasından boy aynalarına kadar her türlü konfor vardı. Muhan Hoca yaptırmış derlerdi çünkü Muhan Hoca iş hayatında bakımlı olunması gerektiğini bilirdi.Dersler diğer bölümlerde 45 dakikayken bizim bölümde 75 dakikaydı. Çünkü Muhan Hoca saatler sürecek toplantılarda odaklanmayı öğrenmemizi isterdi.Öğrencileri rahat çalışabilsin diye neler yapmadı ki? En sonunda 2000 yılında mezun öğrencilerininde desteği ile hayalindeki binayı da yaptırdı ve amfide ilk dersinde büyük bir mutlulukla ders anlattı.Çok gezdi, çok okudu ve çok şey öğretti bize. Kim ne derse desin, bağırp çağırsada bizi çok severdi.Ona çok kızdığım anları hatırlıyorum ama hiçbir zaman nefret etmedim; tam tersi her zaman çok sevdiğim ve saydığım hocamdı...Ve hocamı bugün toprağa verdik.Öğrenci yetiştirmekte bir sanat bence, üstelik önünüze gelen malzemede seçim yapamıyorsunuz. Ne geldiyse onunla harikalar yaratmaya çalışıyorsunuz. Muhan Hocam büyük bir sanatçıydı, malzemeye aldırmadan şaheserler yarattı.Ruhu şadolsun...Yine de Hocam, ölüm sana hiç yakışmadı... Cuma, Ağustos 04, 2006
Muhan Soysal' ın ardından
1995 yılında ODTÜ İşletme' de ilk dersime gitmeden bir gün önce bir arkadaşım beni uyardı:"Ders programına bakmana gerek yok. İlk ders kesin Muhan' ındır. Aman sakın geç kalma, saat 08.45' den önce amfide ol!"Ertesi gün erkenden gidip amfide ön sıralardan birine oturdum ve gerçekten de saat 08.45 de kapıları kapattırdı. Geç kalanları derse almadı, bir güzelde azarladı.O anda ne kadar korkup gerildiğimizi anlatmam. İlk günümüz, ilk dersimiz.... Disiplin iş hayatında önemliydi; ilk dersimiz bu oldu.Sınıfta kalem çevirmek, silgi kullanmak ve alarmlı saatler kesinlikle yasaktı. Hiç unutmam, birgün dersin ortasında bir saatin alarmı çaldı. Muhan Hoca dersi kesti ve koca amfi, hepimiz kollarımızı öne uzattık ve Muhan Hoca tek tek saat kontrolü yaptı.Yoklama yapmak yerine fotograf çektiğini söylerler, inanın bu söylenti değildir. Yaptı, ben oradaydım. : )Bölümde ilk ders (1. sınıf 1. dönem) ve son ders (4. sınıf 2. dönem) onundu. Ama ikinci karşılaşma çok daha güzel olurdu.O' nun hakkında anlatacak o kadar çok şey var ki:Sıfırlarla dolu notları asardı ama kimse derslerden kalmazdı."......adlı kitapları okuyun!" ya da "......yeni çıktı; okuyun. Ben 3 tane aldım, biri burada, biri yazlıkta, biri de evde." ve biz kitapları onun sayesinde takip ederdik.Okulun en meşhur "Kızlar Tuvaleti" bizim bölümdeydi. Geniş bir alanda, saç kurutma makinasından boy aynalarına kadar her türlü konfor vardı. Muhan Hoca yaptırmış derlerdi çünkü Muhan Hoca iş hayatında bakımlı olunması gerektiğini bilirdi.Dersler diğer bölümlerde 45 dakikayken bizim bölümde 75 dakikaydı. Çünkü Muhan Hoca saatler sürecek toplantılarda odaklanmayı öğrenmemizi isterdi.Öğrencileri rahat çalışabilsin diye neler yapmadı ki? En sonunda 2000 yılında mezun öğrencilerininde desteği ile hayalindeki binayı da yaptırdı ve amfide ilk dersinde büyük bir mutlulukla ders anlattı.Çok gezdi, çok okudu ve çok şey öğretti bize. Kim ne derse desin, bağırp çağırsada bizi çok severdi.Ona çok kızdığım anları hatırlıyorum ama hiçbir zaman nefret etmedim; tam tersi her zaman çok sevdiğim ve saydığım hocamdı...Ve hocamı bugün toprağa verdik.Öğrenci yetiştirmekte bir sanat bence, üstelik önünüze gelen malzemede seçim yapamıyorsunuz. Ne geldiyse onunla harikalar yaratmaya çalışıyorsunuz. Muhan Hocam büyük bir sanatçıydı, malzemeye aldırmadan şaheserler yarattı.Ruhu şadolsun...Yine de Hocam, ölüm sana hiç yakışmadı... Cuma, Ağustos 04, 2006
Muhan Hoca Yaşayacak, E.E
Bugun öğleden sonra Ahmet Acarın rektörlük binasındaki odasında toplantık. Güner’le beraber gittik. Vakıf çalışmalarına nereden başlayacağımızı konuştuk. Amacımızın ne olması gerektiğini, kimlerden destek alabileceğimizi ve almamız gerektiğini konustuk. Önce bir çalışma ve brain storming gurubu oluşturacağız. Bu gurup ile bir arama konferansı yaparak yapılacakları belirleyeceğiz. Konferansı yapması için Oğuz (Babüroğlu) dan destek alabiliriz diye düşündük. Daha sonra Oğuz’u aradım ve seve seve bu konuda destek vereceğini söyledi. Şimdi katılacakları belirleyeceğiz. Sonra da gün belirleyip konferansı yapacağız.
Ben teknolojinin işimize çok yarayacağını, oluşturacağımız web sitesinden (muhansoysal.org) çok daha fazla kişiye ulaşıp düşüncelerinden faydalanmamız gerektiğini söyledim. Hepimiz hemfikir olduk. Ahmet hoca, bölümden, bugüne kadar mezun olmuş tüm öğrencilerin listesini istedi. Onları yollayacaklar. Bir veri tabanı oluşturacağız. Hatta becerebilirsek, kimin hangi dersleri aldığını da tesbit edeceğiz. Zaten hocalık yaptığın dönemde, senden ders almayan hiç bir öğrenci yoktur. Herkese en az 1- 2 ders vermişsindir. Zorunlu dersler ve seçmeliler. Ders alanların kaç ders aldıklarını da bir istatistik olarak tutmak istiyorum. Özellikle seçmelilerde seni tercih edenlerin seni daha iyi anlayabilenler olduğunu düşünüyorum.
Mümkün olduğunca fazla öğrenci ile temasa geçeceğiz. Katılımcı olmak isteyebilecek herkese ulaşmak istiyoruz. Özellikle kimin aklında hangi öğretinin yer ettiğini merak ediyorum.
Hele ders notlarını bir bulabilsek. Müthiş materyeller çıkacak bize.
Benim aklımdan geçen, önce sana ait bir içerik veri tabanı oluşturmak (Ahmet hoca külliye sözcüğünü kullandı çok hoşuma gitti). Okuduğun kitapların listesi, en çok hangilerini okuduğun, en fazla yıprananlar, en çok altı çizilenler ve derslere konu alanlar senin düşünce patternların konusunda bize ip uçları verecek. Neleri önemsediğin, ön plana çıkardığın. Son 28 yılını öyle ezbere biliyorum ki, ama öncesini de merak ediyorum. Önem verdiğin kitapları, becerebilirsek tercüme edip bastırabiliriz. Özetlerini çıkarıp Internetten kullanıma açabiliriz. Telif haklarını göz önünde bulundurarak diyeceğim ama senin bilginin dağılmasına ne kadar önem verdiğini biliyorum. Kurduğun mini matbaada çoğalttığın fotokopi baskılar. Ne çok insana ne kaynaklar sağlamıştın.
Ama benim daha başka bir hayalim var. İlgilendiğin konulardaki yeni literatürü, sanki sen varmışsın gibi, almaya ve okumaya devam etmek. Senin ilgi alanlarına ilgi duyacak gençler yetiştirmek. Interneti keşfetmiş ve kütüphaneni müthiş zenginleştirmiştin. Kaldığın yerden devam etmek istiyorum. En büyük hayalin olan gerçek bir işletmecilik kütüphanesini, hızla hayata geçirmeliyiz. Osman hoca ile bir İşletmecilik Okulu hayalini konuşurken, en büyük yatırımın bu işin kütüphanesi olduğunu söyledi. Elektronik kütüphane ve on-line üyelikler bile çok kaynak gerektiriyor. Öte yandan bu kadar şirket, yeni yetişen bu kadar yönetici nereden beslenecek. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı kim araştıracak.
Sağlam bir düzen kurmalıyız. Bence ilk işimiz Külliye, kütüphane ve yayıncılık. Maliyetler açısından da teknolojiyi kullanmalıyız. Belki basılı materyallerden ziyade sayısal materyalleri kullanarak yeni bir yapı oluşturmalıyız. Elimizdeki teknoloji ve bilgi bunun için yeterli.
Hocam yolunda ilerliyoruz. Sensiz çok zor oluyor ama önce ektiğin tohumları yeşertelim hele. Arkası gelecek
Enis Eryılmaz
Ben teknolojinin işimize çok yarayacağını, oluşturacağımız web sitesinden (muhansoysal.org) çok daha fazla kişiye ulaşıp düşüncelerinden faydalanmamız gerektiğini söyledim. Hepimiz hemfikir olduk. Ahmet hoca, bölümden, bugüne kadar mezun olmuş tüm öğrencilerin listesini istedi. Onları yollayacaklar. Bir veri tabanı oluşturacağız. Hatta becerebilirsek, kimin hangi dersleri aldığını da tesbit edeceğiz. Zaten hocalık yaptığın dönemde, senden ders almayan hiç bir öğrenci yoktur. Herkese en az 1- 2 ders vermişsindir. Zorunlu dersler ve seçmeliler. Ders alanların kaç ders aldıklarını da bir istatistik olarak tutmak istiyorum. Özellikle seçmelilerde seni tercih edenlerin seni daha iyi anlayabilenler olduğunu düşünüyorum.
Mümkün olduğunca fazla öğrenci ile temasa geçeceğiz. Katılımcı olmak isteyebilecek herkese ulaşmak istiyoruz. Özellikle kimin aklında hangi öğretinin yer ettiğini merak ediyorum.
Hele ders notlarını bir bulabilsek. Müthiş materyeller çıkacak bize.
Benim aklımdan geçen, önce sana ait bir içerik veri tabanı oluşturmak (Ahmet hoca külliye sözcüğünü kullandı çok hoşuma gitti). Okuduğun kitapların listesi, en çok hangilerini okuduğun, en fazla yıprananlar, en çok altı çizilenler ve derslere konu alanlar senin düşünce patternların konusunda bize ip uçları verecek. Neleri önemsediğin, ön plana çıkardığın. Son 28 yılını öyle ezbere biliyorum ki, ama öncesini de merak ediyorum. Önem verdiğin kitapları, becerebilirsek tercüme edip bastırabiliriz. Özetlerini çıkarıp Internetten kullanıma açabiliriz. Telif haklarını göz önünde bulundurarak diyeceğim ama senin bilginin dağılmasına ne kadar önem verdiğini biliyorum. Kurduğun mini matbaada çoğalttığın fotokopi baskılar. Ne çok insana ne kaynaklar sağlamıştın.
Ama benim daha başka bir hayalim var. İlgilendiğin konulardaki yeni literatürü, sanki sen varmışsın gibi, almaya ve okumaya devam etmek. Senin ilgi alanlarına ilgi duyacak gençler yetiştirmek. Interneti keşfetmiş ve kütüphaneni müthiş zenginleştirmiştin. Kaldığın yerden devam etmek istiyorum. En büyük hayalin olan gerçek bir işletmecilik kütüphanesini, hızla hayata geçirmeliyiz. Osman hoca ile bir İşletmecilik Okulu hayalini konuşurken, en büyük yatırımın bu işin kütüphanesi olduğunu söyledi. Elektronik kütüphane ve on-line üyelikler bile çok kaynak gerektiriyor. Öte yandan bu kadar şirket, yeni yetişen bu kadar yönetici nereden beslenecek. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı kim araştıracak.
Sağlam bir düzen kurmalıyız. Bence ilk işimiz Külliye, kütüphane ve yayıncılık. Maliyetler açısından da teknolojiyi kullanmalıyız. Belki basılı materyallerden ziyade sayısal materyalleri kullanarak yeni bir yapı oluşturmalıyız. Elimizdeki teknoloji ve bilgi bunun için yeterli.
Hocam yolunda ilerliyoruz. Sensiz çok zor oluyor ama önce ektiğin tohumları yeşertelim hele. Arkası gelecek
Enis Eryılmaz
Şeref Zoral
Son sınavınızda yine çuvalladık Hocam.
''Açık kitap'' sınavınızda,
beyaz tebeşiri elinize alıp,
yazdınız üç kelimelik sorunuzu anfide:
- MUHAN SOYSAL' I ANLATINIZ.......
''Açık kitap'' sınavınızda,
beyaz tebeşiri elinize alıp,
yazdınız üç kelimelik sorunuzu anfide:
- MUHAN SOYSAL' I ANLATINIZ.......
Tuesday, August 08, 2006
Ege Cansen
Sevgili kardeşim, ODTÜ'nün ünlü hocası MUHAN Soysal aramızdan ayrıldı. Onun ruhu öğrencilerinde yaşamaya devam edecektir.
Can Dündar
Ebediyet 07 Ağustos 2006 Derler ki; "İnsanoğlu açıklık bir tarlada doğar, karanlık bir ormanda ölür".Oysa katran karası bir ıssızlıktan gelmiştir tarlaya da...Gözünü açtığı yer, göz kamaştıran bir yalnızlık bozkırıdır.Haykırır aydınlığa, çığlık çığlığa...Feryadına müşfik bir ana kucağı yetişir. Bir el saçını okşar, bir yüz tebessüm eder.Yalnız olmadığını anlar yeni gelen; yatışır, dinginleşir.O kucak, kişiliğinin bir parçasıdır artık...O, biraz da saçındaki eldir; yüzündeki tebessüm...* * *Sonra yaşam, bazen yalçın kayalıklara bazen bereketli vadilere sürer yolunu...Yol boyu yoldaşlar edinir.Güleç yüzlü bir hoca, ilk derste hayatın Matisse tabloları kadar berrak değil, Picasso 'nunkiler kadar karmaşık olduğunu anlatır.Açık sözlü bir kadın, onu karşı cinsle tanıştırır.Gazete köşesinde bulduğu bir ablayla, dertlerini paylaşır.Bir tiyatrocunun tiradında isyanını haykırır.Okuduğu bir kitabın yazarını örnek alır.Tanıdığı ya da tanımadan kanının kaynadığı bir dolu insan, deniz fenerleri gibi aydınlatır yolunu...O hocaların, o kadınların, o oyuncuların, o yazarların, kahramanlarının yatağında nehirlerce büyür.İnsan, biraz da okuduğu kitaplardır artık...Dinlediği tiratlardır.* * *Belki de ondan; o deniz fenerleri söndüğünde, kısmen söneriz bizler de...Bir tatil dönüşü yeni kazılmış taze mezarlarla karşılaşır, yıkılırız.Hayatı tablolardan kavratan MUHAN Hoca gitmiştir.Karşı cinsi öğreten açık sözlü Duygu yitmiştir.Dertlerimizi paylaşan Güzin Abla hayatımızdan çekilmiştir.Baykal Saran'ın tiradı susmuş, Yılmaz Çetiner'in kalemi durmuştur.Kabirlerine attığımız, toprak değildir sanki; un ufak olmuş hatıralarımızdır.Hayat, verdiklerini geri almış, kahramanlarımızı karanlık bir ormana salmıştır.Bizi biz yapan yapıtaşları zamansız çekilmiştir altımızdan...Sarsılırız.* * *Lakin eve dönüp pembe kaplı bir kitapta o duygulu kadının adını ararız yeniden...Nefes Nefese geçmiş Bir Ömür'de Yılmaz Ağabey'i anarız.Her zamanki köşesinde Güzin Abla'nın imzasının yaşadığını görürüz.Müteveffa bir hocanın ilk dersinden, bir tiyatrocunun eski sahnesinden sesler kazınmıştır belleğimize... onları tekrarlar dururuz.Kahramanlarımız, karanlık ormana gittiklerinde bile, okuttukları her öğrencide, tiratlarını anımsayan her seyircide, her kitapta, her okurda, her hafızada, milyonlarca ses, söz, satır halinde yaşamaya devam ederler.* * *Sonra bir gün, katran karası bir ıssızlıktan biçare bir çığlık duyulur.Açıklık tarlaya düşer bir bebek...Onu kucaklar, saçını okşar, gülümsersiniz.Büyütürken hiç unutmadığınız bir tiradı anlatır, pembe kaplı eski baskı bir kitabı okur, yıllar önceki bir derste öğrendiklerinizden hayat dersleri aktarırsınız.Sizi siz yapan seslerden, sözlerden, satırlardan harmanladığınız bir mirası ona devredersiniz.Böylece kahramanlarınız karanlık bir ormanda iken, açıklık tarlaya düşen her bebekte yaşar, milyonlarca satır, ses, söz halinde..."Ebediyete intikal etmek" denen de budur.
Mehmet Şüküroğlu, Ankara
Büyük ODTÜ camiası bir efsanevi hocasını daha, Muhan Soysal’ı kaybetti.Muhan Hocanın hikayeleri çoktur. En meşhurlarından, Picasso’nun Velasquez’e göndermesi, “Las Meninas” resmi üzerinden verdiği, hayatta hiç bir şeyin Velasquez’in resmi kadar net olmadığı, hayatın gerçeklerinin Picasso’nun resmindeki gibi şekil değiştirmiş olarak gösterildiği, kübik şekillere bakarken yanlış anlamlar çıkarmazsak ancak, gerçekleri görebileceğimizi hikaye eden hayat derslerinden birini basından okumuşsunuzdur.Allah rahmet eylesin. Bizim çok değerli hocalarımız vardı. Bir tanesi de rahmetli Ergin Günçe idi, o da ekonomik ve uluslar arası meseleleri Shakespeare üzerinden anlatır, güç ilişkilerinin temel demirlerini beynimize çakardı, nur içinde yatsınlar. Hocanın hikayesinin internette ve çeşitli köşe yazılarında ele alınışını bir kez daha taradım. Kiminde Velasquez yerine Matisse denmiş, bazılarında resmin adı ressama devşirilmiş, bakış açısı olarak hangi resmin gerçekleri aramada daha uygun olacağı üzerine, Realizm, Sürrealizm, Kübizm tartışmaları açılmış. Hocayı memnun etmiş olması muhtemel ve önemli olan da üzerinde bu tartışma ortamının açılması zaten. Şimdi aynı disiplinler üzerinden onun bıraktığı yerden, zamanın ruhuna bakarak, onun aziz hatırasına katkıda bulunmaya çalışalım. ODTÜ yıllarımızın hafızalarımızda yer bırakmış isimlerinden biri de Küba Lideri Castro, o da rahatsız, geçmiş olsun diyoruz, o bir kupon, hepimize emanet, ABD’nin yanı başında 60’larda pause düğmesine basılmış bir biblo ülkenin lideri, romantizmin, devrimler çağının, bir asarı antikası. Küba’yı, insanını, müziğini, binalarını, renklerini, 50’li yıllardan kalan Amerikan arabalarını seviyoruz, orası yaşayan bir müze.Küba’nın Castro sonrası geleceği ne olacak, Küba içerisinde ABD’ye ait Guantanamo üssü ve buradaki gözetim merkezinin geleceği ne olacak, asıl gelişmelerden rahatsız olması gereken Bush’un geleceği ne olacak, dünyanın geleceği ne olacak, zihnimizde anıtlaşmış hocalarımızın beynimizin çeperlerinde açtığı geniş oluklarda cevaplarını arayalım, çünkü bunlar biblodan heykele doğru büyüyen sorular kafamızda.Amerikan yönetimi bugünlerde dört yıl önce açılan Guantanamo Körfezindeki özel gözetim merkezini ne yapacağını tartışıyor. Beyaz Saray’ı bu arayışa iten, Yüksek Mahkemesinin aldığı bir karar. Tutsakların yargılanmasında kullanılan sistemle, hem Amerikan yasalarının hem de uluslararası hukukun ihlal edildiğine hükmedildi.Bush’un farklı bir tür savaş dediği, haklarında herhangi bir suçlama yapılmadan alı koyduğu tutsaklara ne yapılacağı merak konusu. Bush, kutsal bir savaş verdiğini zannediyor, hatta Tanrı ile iletişim içerisinde olduğunu da iddia ediyor. Yine bir başka Latin Amerikalı lider Chavez’e göre ise olsa olsa şeytanla konuşuyordur, sonuçlar ortada.Bütün dinleri, mezhepleri birbirine katarak bir savaş veriyor Bush ve bunun canlı heykellerini de Ebu Gureyb’de, Guantanamo’da dikiyor. Biz bu dikilen heykelleri sevmiyoruz, insana değer verilsin istiyoruz. Küba, Kübizm, Küba bizim, biz bu heykelleri, bu abideleri seviyoruz. Peki ya Bush’un bu post modern savaşı neyin, kimin akımı ? Futurizm mi hayır, bu politikanın bir geleceği yok. Oryantalizm sözde, Büyük Orta Doğuyu hedeflemesine bakarsanız, ama o da tutmuyor, tel tel dökülüyor işte. Dadaizm mi, olamaz o da bir savaşın barbarlığına karşı protesto idi. Gerçeküstücülük, ne mümkün, gerçekdışılık belki, hatta gerçekaltıcılık daha uygun düşebilir. Neo-expresyonizm, neo’suna bakıp aldanmayalım, buldum, bu Fovizm, yabanıllık, vahşilik !Sanat tarihinde küçük bir yolculuğa çıkacak olursak, modern sanatın İzlenimcilikten hoşnut kalmayan gençleri, Matisse etrafında toplandığında yeni bir akım arayışındaydılar. Kısa süre içerisinde, bozuk perspektifli, keskin ve çıplak renkli, adını ehlileşmemiş vahşi hayvan demek olan fauve’lardan alan bu akıma da pek itibar etmediler, akım tek kişilik kaldı. Onlar Cezanne’ın manzara ve natürmort yorumlarına yöneldiler ve buradan Kübizmi doğurdular. Braque ve Picasso ile en çok bilinen bu nesil, bu akımla, içi içe geçmiş hacimlerle uğraştı. İşin ilginç yanı, Braque’ın bir eserine bakıp da küçümsercesine bu “küçük küpler”de ne öyle diyen Matisse’in anektodundan aldı ismini Kübizm, Matisse’i de kendi akımında tek başına bırakarak.Bizim Bush’un eserleri de ortada. O insanları iç içe geçirmeye çalışıyor ve dünyanın kalanını küçük küplerden ibaret sanıyor, hepimize mikropmuşuz gibi bakıyor. Yine Picasso’ya, bir faşist liderin kendi ülkesini Almanlara bombalatıp kırıma yol açması üzerine İspanya iç savaşı için yapmış olduğu meşhur Guernica’sını, küçümseyerek bunu siz mi yaptınız diye sorduğunda bir başka Alman faşist , hayır sizin eseriniz, siz yaptınız cevaplı anektodunu bilmem hatırlatmakta fayda var mı kendi akımının takipçisine. Gerek yok çünkü o bunun canlı heykellerini kendi elleriyle diktirdi, utanç duyması gereken abideleri olarak. Evet biz Küba’yı, Kübizmi sevdik, bize ufuk açanlarla kübik şekillere bakmasını bildik. Kübalı devrimci şair Jose Martin’in şiirinde, Jose Fernandez Diaz’ın bestesinde hissettik, devrimci olmadıysak da.Dünyanın yoksul insanlarıylaPaylaşmak isterim neyim varsaDağların ince dereleriDenizlerden daha çokMutlu eder beniGuantanamera, guajira, Guantanamera....Guantanamo’lu ırgatlar ya da bir başka ifade ile kadınlar demekmiş bu herkesin kulaklarında yer edinen nakarat. Doğrusunu Condi bilir söylesin Bush’a, onun İspanyolcası da var. Büyük Orta Doğu öyle uzaktan, masa başında ve palavradan yazılıp çizilmiyor işte. Bu toprakların yetiştirdiği en Büyük Orta Doğululardan birini daha bu güzel melodiyle uğurluyoruz.Devrimci olması gerekmiyor, biraz bu mısraları mırıldansa, azıcık romantik olsa Bush, azıcık daha az abartılı dinsel dertleri olsa, haydi abartılısından cinsel dürtüleri olmasın varsın da selefi gibi ( dünya nimetlerini bildiğinden döneminde hiç bu belaları yaşatmamıştı bize ), azıcık daha çakır keyif olsa, bir nefes alsa purosundan, üflese keyfiyle, biraz daha farklı olurdu dünya, ve Guantanamera, ve guajira, Guantanamera !
Monday, August 07, 2006
Enis Eryılmaz, Ankara
8 Agustos, Ankara
Dün Ankara’ya geldim.Kürşat (Tüzmen) ile akşam yemek yedik. Başbaşa bir dost, arkadaş yemeği. Seni konustuk. Kürşat, işlerinin yoğunluğunu bir kenera itip sana olan görevlerini gönülden yerine getirmişti. Her aşamada yanında, yanımızdaydı. Cenazeni omuzladı. O da senin aydınlattığın , temeline ciddi harçlar koyduğun öğrencilerinden biri. Törende konuşmasında “bize aykırı olabilmeyi, aykırı davranabilmeyi öğrettin “dedi. İnandığımız konularda, başkaları ne düşünür ? demeden, ödeyeceğimiz bedeller ne olacak ? demeden, dimdik durabilmeyi öğrettin. Tabi bu güç ister, inanç ister ama her şeyden önce ne yaptığını bilecek bilgi birikimi ister.
Türk toplumunun, genç Cumhuriyetimizin neden istenilen seviyeye gelmediğini konuştuk. Anlattığın önemli şeyler vardı. Türk insanı hasettir derdin. Haset, hasut. Kafamıza bir ayrıntı gibi gelen temel bir kavram bırakmıştın. İngilizcesi envy idi. Sözlükte düşmanlık gibi geçiyordu. Ama her kavrama baktığın gibi derinden bakınca nüanslar vardı. Kıskançlık gibi geliyordu ama hayır deyip açıklamıştın. “Kıskançlıkta insan, karşısındakinden daha iyi olmayı ister ve çok çabalar, mücadele eder. Amacı kıskandığı kişiden daha iyi olabilmektir, onun sahip olduklarına daha daha fazlasına sahip olabilmektir. Ama haset duyan insan karşısındakinin kötü olmasını, sahip oladuklarını kaybetmesini ister. Kendinin kaybetmesi ya da kazanması umurunda değildir. Yeterki haset duyduğu kişi kaybetsin.” Düşündükçe bu ince ayrımın bizde ne kadar yaygın bir hastalık olduğunu ve bize ne kadar zarar verdiğini görmemek mümkün değil. Bunun batı toplumlarında olmadığını ya da çok nadir rastlandığını, dünyada en çok bulunan yerlerden birinin de Türk toplumu olduğunu söylerdin. Nedenlerinin sosyolojik olarak anlaşılması, ölçülmesi gerektiğini söylerdin. Osmanlı’da iktidar için birbirlerini gözlerini kırpmadan öldüren kardeş sultanları konuşurduk. Bunlar hep araştırılmalıydı. Teoriler üretilmeliydi nedenleri konusunda.
Liderlik, gelişmenin en önemli faktörüdür derdin. Liderleri otokratik ve demokratik lider olarak ayırırdın. Otokratik totaliter liderlerlerin az gelişmiş toplumlarda başarılı olduğunu, ama toplumlar ve bireyler geliştikçe de liderlerin demokratik özellikleriyle daha başarılı olacaklarını anlatırdın. Sanırım kütüphanendeki en önemli kitap başlıklarından biriydi liderlik. Yine hiç unutmam bir gün bir makale getirmiştin bana, Harward Business Review dergisinden. Konu Narsisistic leadership idi. Freudian bir yaklaşımla, bilinç altı kişilik tiplemelerinin yarattığı bir liderlik anlatıyordu. Narsisit liderler çok başarılı olabiliyordu. Ama tek başlarına sıkıntı yaşıyorlardı, yanlarında mutlaka çıpa olarak görev yapacak, aşırı narsit sivrilikleri frenleyip törpüleyecek 2. bir karakter olması gerekiyordu. O karakter yeterince güçlü ve etkili olmazsa narsist lider kaybediyordu. Yıllarca o makaleyi çantamda taşıdım. HBR yi de almaya başladım.
Dun, ders notlarını bulabilsek dedim aklımdan. Senden ders alan tüm öğrencilerin listesini bulup, ulaşabildiklerimizle temasa geçip ders notlarını sorsak, olanları derlesek. Bunu hayata geçirmeliyim. Kimbilir onca yıllar boyunca hangi sınıflara neler anlatmıştın. Hayal bile edemiyorum. Herkes de anılarından belleklerinden unutamadıkları Muhan Soysal hikayelerini anlatsın. Zavallı insan belleğinin bile asla unutamadığı oyle şeyler kazıdın ki kafamıza, sanırım Tıp bilimi unutulamayan bilgilerin nasıl verleceğini senin öğrencilerini inceleyerek anlayabilir ancak. Seni anlamak lazım. Seni keşfetmek lazım. Daha yapacak işimiz çok.
Bugün Muhan Soysal İşletmecilik Vakfı için çalışmalara başlıyoruz. Günerle toplanıp eylem planı yapacağız.hocam. Sana yakışanın en iyisini, en mükemmelini yapacağız. Bu bizim görevimiz.
Dün Ankara’ya geldim.Kürşat (Tüzmen) ile akşam yemek yedik. Başbaşa bir dost, arkadaş yemeği. Seni konustuk. Kürşat, işlerinin yoğunluğunu bir kenera itip sana olan görevlerini gönülden yerine getirmişti. Her aşamada yanında, yanımızdaydı. Cenazeni omuzladı. O da senin aydınlattığın , temeline ciddi harçlar koyduğun öğrencilerinden biri. Törende konuşmasında “bize aykırı olabilmeyi, aykırı davranabilmeyi öğrettin “dedi. İnandığımız konularda, başkaları ne düşünür ? demeden, ödeyeceğimiz bedeller ne olacak ? demeden, dimdik durabilmeyi öğrettin. Tabi bu güç ister, inanç ister ama her şeyden önce ne yaptığını bilecek bilgi birikimi ister.
Türk toplumunun, genç Cumhuriyetimizin neden istenilen seviyeye gelmediğini konuştuk. Anlattığın önemli şeyler vardı. Türk insanı hasettir derdin. Haset, hasut. Kafamıza bir ayrıntı gibi gelen temel bir kavram bırakmıştın. İngilizcesi envy idi. Sözlükte düşmanlık gibi geçiyordu. Ama her kavrama baktığın gibi derinden bakınca nüanslar vardı. Kıskançlık gibi geliyordu ama hayır deyip açıklamıştın. “Kıskançlıkta insan, karşısındakinden daha iyi olmayı ister ve çok çabalar, mücadele eder. Amacı kıskandığı kişiden daha iyi olabilmektir, onun sahip olduklarına daha daha fazlasına sahip olabilmektir. Ama haset duyan insan karşısındakinin kötü olmasını, sahip oladuklarını kaybetmesini ister. Kendinin kaybetmesi ya da kazanması umurunda değildir. Yeterki haset duyduğu kişi kaybetsin.” Düşündükçe bu ince ayrımın bizde ne kadar yaygın bir hastalık olduğunu ve bize ne kadar zarar verdiğini görmemek mümkün değil. Bunun batı toplumlarında olmadığını ya da çok nadir rastlandığını, dünyada en çok bulunan yerlerden birinin de Türk toplumu olduğunu söylerdin. Nedenlerinin sosyolojik olarak anlaşılması, ölçülmesi gerektiğini söylerdin. Osmanlı’da iktidar için birbirlerini gözlerini kırpmadan öldüren kardeş sultanları konuşurduk. Bunlar hep araştırılmalıydı. Teoriler üretilmeliydi nedenleri konusunda.
Liderlik, gelişmenin en önemli faktörüdür derdin. Liderleri otokratik ve demokratik lider olarak ayırırdın. Otokratik totaliter liderlerlerin az gelişmiş toplumlarda başarılı olduğunu, ama toplumlar ve bireyler geliştikçe de liderlerin demokratik özellikleriyle daha başarılı olacaklarını anlatırdın. Sanırım kütüphanendeki en önemli kitap başlıklarından biriydi liderlik. Yine hiç unutmam bir gün bir makale getirmiştin bana, Harward Business Review dergisinden. Konu Narsisistic leadership idi. Freudian bir yaklaşımla, bilinç altı kişilik tiplemelerinin yarattığı bir liderlik anlatıyordu. Narsisit liderler çok başarılı olabiliyordu. Ama tek başlarına sıkıntı yaşıyorlardı, yanlarında mutlaka çıpa olarak görev yapacak, aşırı narsit sivrilikleri frenleyip törpüleyecek 2. bir karakter olması gerekiyordu. O karakter yeterince güçlü ve etkili olmazsa narsist lider kaybediyordu. Yıllarca o makaleyi çantamda taşıdım. HBR yi de almaya başladım.
Dun, ders notlarını bulabilsek dedim aklımdan. Senden ders alan tüm öğrencilerin listesini bulup, ulaşabildiklerimizle temasa geçip ders notlarını sorsak, olanları derlesek. Bunu hayata geçirmeliyim. Kimbilir onca yıllar boyunca hangi sınıflara neler anlatmıştın. Hayal bile edemiyorum. Herkes de anılarından belleklerinden unutamadıkları Muhan Soysal hikayelerini anlatsın. Zavallı insan belleğinin bile asla unutamadığı oyle şeyler kazıdın ki kafamıza, sanırım Tıp bilimi unutulamayan bilgilerin nasıl verleceğini senin öğrencilerini inceleyerek anlayabilir ancak. Seni anlamak lazım. Seni keşfetmek lazım. Daha yapacak işimiz çok.
Bugün Muhan Soysal İşletmecilik Vakfı için çalışmalara başlıyoruz. Günerle toplanıp eylem planı yapacağız.hocam. Sana yakışanın en iyisini, en mükemmelini yapacağız. Bu bizim görevimiz.
Sunday, August 06, 2006
Enis Eryılmaz, İstanbul
7 Agustos 2006, İstanbul
06.30
Sen,
Beynim hala seninle meşkul. Zaman durmaksızın yol alıyor. 4. gun bitti, beşinci güne girdik.
Sabah, güneş doğuyor. Kuşlar güne çoktan başlamış, martılar çığlık atıyorlar.
Bize, gençliğinde Robert te okuyup Boğazda oturduğun günlerdeki anılarını anlattığın geçiyor aklımdan. Mucizevi şekilde, yüzerek gelen bir adamın bir sınavla ilgili soruları verip kaybolması gibi
Bunu doğaüstü bir gerçeklik olarak anlatmıştın. Bilinmezleri reddeden kuşkucu bilim adamı gibi değildin. Bilinmezin gizemini kabul eden hattta bundan açık şekilde zevk alan bir yanın vardı. Abartı, hayal gibi bilimle bağdaşmayan şeylere karşı bile, var olabilir damgasını hiç sorgulamadan vururdun.
İnanmak, bir şeyleri anlamanın başlangıcıydı, hatta en önemli kısmıydı. Bunu öğrendim senden. “Olabilir !” derdin hiç olmaz demezdin. Ve hemen devam ederdin “mutlaka bir nedeni vardır, bilmesek bile”.
İstanbul’u severdin, ama İstanbul’lu iş adamlarını ve danışmanlık yapan öğretim üyelerini sevmezdin. “Kendilerini kandırıyorlar, çünki gerçekleri bilmiyorlar” derdin. “İyi pazarlama yapıyorlar ama söylediklerinin içi boş”derdin. Vitrindeki kurgu güzeldi ama arkası boştu. Öğrenilmiş bir kaç basit teori, güzel bir ambalaj. Sürekli aynı mal. Belki biraz paket farklı. Pişirip pişirip aynı yemeği sunan danışmanlar. Anlatılan süslü içerikten fazla anlamayan, belki kolay para kazanmaya alışmış iş adamları. Zaten onlar da anlatılanların fazla işe yaramadığını biliyorlar. Ama Koca profesörlere raporlar yazdırmak, onları danışman olarak çalıştırmak, şu kadar para veriyorum diye caka satmak, fiyakalı işlerdi. Statülerine katkı yapıyordu. Hocalar da memnundu, iyi para kazanıyorlardı, iyi yaşıyorlardı. Ama yaptıklarına söylediklerine baktığında pek anlaşılır değillerdi. “çünki okumuyorlar, araştırma yapmıyorlar, yenilikleri takip etmiyorlar, yeni kavramlardan haberdar değiller” anlamında şeyler söylerdin.
Zaten para kazanan adamlar, hocaları pohpohlayınca, para kazanmak isteyen ve arkadan gelen ama statu kazanmak isteyen diğer iş adamları da parayı bastırırlardı. İşleri iyi gidenlerde ilk vagondaki kervana katılırdı. Ama esas sorun hocanın söylediklerini mucize reçete olarak satın alan ama sonra o reçetenin hiç işine yaramadığını görüp para kaybeden adamlardı. Onlar varlıklarını sürdüremeyince “falanca hocaya dünya kadar para verdim, ama hiç bir işe yaramaz”derlerdi. Hatta “Üniversite hocasından iş hayatına asla fayda olmaz kardeşim, gerçek hayat onların teorilerine benzemez!” derlerdi.
Ve bir kanı oluşmuştu. Teori ile pratik ayrı şeylerdi.
Hep iş bilmez hocaları suçlardın. Olur muydu öyle şey, “Doğru pratik doğru teoriden çıkar” derdin. Bize aklımızı ve bilgiyi nasıl kullanacağımızı ve doğru teorinin önemini, kavramları kavramanın önemini anlatır dururdun. Gene sen haklıydın.
Ama seni dinlemediler. Devşirilmiş bir iki bilgi kırıntısını ambalajlayıp hayatlarını sürdürdüler.
“Acaba hocam kıskanıyor mu ?” diye düşünürdüm bazen. Evet kıskanırdı ama adamların yaptıklarını değil, işe yaramaz fikirleri pazarlayabilme ve para kazanmalarını kıskanırdı. Sonra İstanbul’a gelince bu hocaları tanımaya başladım. Ofislerine gittim, raporlarını okudum. Zeki adamlardı kuşkusuz. Bazı şeyleri biliyorlardı. Ama bana ezberlenmiş ve kopya çekilmiş bir şablonun sürekli ve zorlayarak her yerde nasıl kullanılacağını anlatıyorlar gibi geldi.
Sen gene haklıydın. Sonra düşündüm ve seninle kıyasladım. Bir kere ofislerinde kitap yoktu. Kitaplar, yeni literatürler, başka düşünen insanların düşünceleri, çok boyutluluk.
Geçen gün cenazede, Osman Ataç hocam söyledi, “Muhan abiyi farklı yapan şey kavramları anlaması algılamasıydı” dedi. “O da gitti ben şimdi kiminle kavramlar üzerine konuşacağım, yazık !” dedi. Çoğu, kavramların nereden geldiğini ve ne anlama geldiğini bilmeden konuşuyor ve düşünce üretiyorlardı. Olmuyordu tabi oturmuyordu, belki bazen tesadüfen ! O da büyük başarı hikayesi oluyordu.
Bir gün bana Chris Argyris üstadın “Organization Theory” kitabını tavsiye etmiştin. Hemen getirttim. Kitapın ilk sayfasında üç kavram anlatıyordu üstad. Learning, competence, justice. Bir bilimsel aklın rotası. Öğrenmeden, öğrendiğimiz bilgileri diğerlerinden daha iyi seviyeye çıkarmadan, mukemmelleştirmeden ve de onları adaletli olacak seviyeye kadar kıyaslayıp, doğru olana, gerçek hakkını verene kadar bilgi olgunlaşmıyordu.
Bunu konuşmuştuk uzun uzun. Adalet önemliydi, hatta en önemlisiydi. Bilgi hiyerarşimizin en tepesine hep onu oturturduk. Senden öğrenmiştim. Sonradan muhasebedeki T hesabındaki aktif ve pasiflerin hep dengede olması gibi, her şeyde denge ve eşitlik gerektiğini anlattığın ilk derslerin geldi aklıma. Right and duties. Haklar ve görevler. Onlar da eşit dengede olmalıydı. Adalet zaten denge değilmiydi? Bize gene hassas bir terazi vermiştin. Hemen hesabını yapıp doğru mu yanlış mı olduğumuzu hesaplamamız için.
Aydınları eleştirirdin “Bizim problemimiz, bizde gerçek aydın yok !” derdin. “Aydını gerçekten aydın olmayan ülkeler kalkınamaz rekabet edemez” derdin. Kızgındın, kırgındın aydınlara. Ülkenin gerçekten ileri gitmesine yol açacak kişiydi aydın, yolları aydınlatan, doğru yolları gösteren, sorunların nedenlerini doğru teşhiz eden ve doğru çözümleri üretenler olmalıydı aydınlar. Aydınlar aydınlatmayınca, kimse nereye gideceğini bilemezdi. Ama galiba sorun, aydının önce kendisini nasıl aydınlatacağını bilmemesiydi. Toplum olarak da biz aydınlarımız olmadan doğruya nasıl ulaşacaktık.
Hocam güneş yükseldi. Hava sıcak ! Ama senin düşüncelerin, sözlerin beynimde dolaşıp duruyor. İnan beynimde algıladığım senin ışığın o kadar parlak o kadar berrak ki, seni anladıkça aydınlattığın yollardan daha nerelere gideceğiz. Güzel bir gün daha başlıyor. Söylediklerinden yola çıkarak gösterdiğin hedeflere yüremeye devam edeceğimiz yeni bir gün. Sen orada gülümse. Düşüncelerin yaşıyor, yeşeriyor. Sevgiyle kal, hoş kal.
06.30
Sen,
Beynim hala seninle meşkul. Zaman durmaksızın yol alıyor. 4. gun bitti, beşinci güne girdik.
Sabah, güneş doğuyor. Kuşlar güne çoktan başlamış, martılar çığlık atıyorlar.
Bize, gençliğinde Robert te okuyup Boğazda oturduğun günlerdeki anılarını anlattığın geçiyor aklımdan. Mucizevi şekilde, yüzerek gelen bir adamın bir sınavla ilgili soruları verip kaybolması gibi
Bunu doğaüstü bir gerçeklik olarak anlatmıştın. Bilinmezleri reddeden kuşkucu bilim adamı gibi değildin. Bilinmezin gizemini kabul eden hattta bundan açık şekilde zevk alan bir yanın vardı. Abartı, hayal gibi bilimle bağdaşmayan şeylere karşı bile, var olabilir damgasını hiç sorgulamadan vururdun.
İnanmak, bir şeyleri anlamanın başlangıcıydı, hatta en önemli kısmıydı. Bunu öğrendim senden. “Olabilir !” derdin hiç olmaz demezdin. Ve hemen devam ederdin “mutlaka bir nedeni vardır, bilmesek bile”.
İstanbul’u severdin, ama İstanbul’lu iş adamlarını ve danışmanlık yapan öğretim üyelerini sevmezdin. “Kendilerini kandırıyorlar, çünki gerçekleri bilmiyorlar” derdin. “İyi pazarlama yapıyorlar ama söylediklerinin içi boş”derdin. Vitrindeki kurgu güzeldi ama arkası boştu. Öğrenilmiş bir kaç basit teori, güzel bir ambalaj. Sürekli aynı mal. Belki biraz paket farklı. Pişirip pişirip aynı yemeği sunan danışmanlar. Anlatılan süslü içerikten fazla anlamayan, belki kolay para kazanmaya alışmış iş adamları. Zaten onlar da anlatılanların fazla işe yaramadığını biliyorlar. Ama Koca profesörlere raporlar yazdırmak, onları danışman olarak çalıştırmak, şu kadar para veriyorum diye caka satmak, fiyakalı işlerdi. Statülerine katkı yapıyordu. Hocalar da memnundu, iyi para kazanıyorlardı, iyi yaşıyorlardı. Ama yaptıklarına söylediklerine baktığında pek anlaşılır değillerdi. “çünki okumuyorlar, araştırma yapmıyorlar, yenilikleri takip etmiyorlar, yeni kavramlardan haberdar değiller” anlamında şeyler söylerdin.
Zaten para kazanan adamlar, hocaları pohpohlayınca, para kazanmak isteyen ve arkadan gelen ama statu kazanmak isteyen diğer iş adamları da parayı bastırırlardı. İşleri iyi gidenlerde ilk vagondaki kervana katılırdı. Ama esas sorun hocanın söylediklerini mucize reçete olarak satın alan ama sonra o reçetenin hiç işine yaramadığını görüp para kaybeden adamlardı. Onlar varlıklarını sürdüremeyince “falanca hocaya dünya kadar para verdim, ama hiç bir işe yaramaz”derlerdi. Hatta “Üniversite hocasından iş hayatına asla fayda olmaz kardeşim, gerçek hayat onların teorilerine benzemez!” derlerdi.
Ve bir kanı oluşmuştu. Teori ile pratik ayrı şeylerdi.
Hep iş bilmez hocaları suçlardın. Olur muydu öyle şey, “Doğru pratik doğru teoriden çıkar” derdin. Bize aklımızı ve bilgiyi nasıl kullanacağımızı ve doğru teorinin önemini, kavramları kavramanın önemini anlatır dururdun. Gene sen haklıydın.
Ama seni dinlemediler. Devşirilmiş bir iki bilgi kırıntısını ambalajlayıp hayatlarını sürdürdüler.
“Acaba hocam kıskanıyor mu ?” diye düşünürdüm bazen. Evet kıskanırdı ama adamların yaptıklarını değil, işe yaramaz fikirleri pazarlayabilme ve para kazanmalarını kıskanırdı. Sonra İstanbul’a gelince bu hocaları tanımaya başladım. Ofislerine gittim, raporlarını okudum. Zeki adamlardı kuşkusuz. Bazı şeyleri biliyorlardı. Ama bana ezberlenmiş ve kopya çekilmiş bir şablonun sürekli ve zorlayarak her yerde nasıl kullanılacağını anlatıyorlar gibi geldi.
Sen gene haklıydın. Sonra düşündüm ve seninle kıyasladım. Bir kere ofislerinde kitap yoktu. Kitaplar, yeni literatürler, başka düşünen insanların düşünceleri, çok boyutluluk.
Geçen gün cenazede, Osman Ataç hocam söyledi, “Muhan abiyi farklı yapan şey kavramları anlaması algılamasıydı” dedi. “O da gitti ben şimdi kiminle kavramlar üzerine konuşacağım, yazık !” dedi. Çoğu, kavramların nereden geldiğini ve ne anlama geldiğini bilmeden konuşuyor ve düşünce üretiyorlardı. Olmuyordu tabi oturmuyordu, belki bazen tesadüfen ! O da büyük başarı hikayesi oluyordu.
Bir gün bana Chris Argyris üstadın “Organization Theory” kitabını tavsiye etmiştin. Hemen getirttim. Kitapın ilk sayfasında üç kavram anlatıyordu üstad. Learning, competence, justice. Bir bilimsel aklın rotası. Öğrenmeden, öğrendiğimiz bilgileri diğerlerinden daha iyi seviyeye çıkarmadan, mukemmelleştirmeden ve de onları adaletli olacak seviyeye kadar kıyaslayıp, doğru olana, gerçek hakkını verene kadar bilgi olgunlaşmıyordu.
Bunu konuşmuştuk uzun uzun. Adalet önemliydi, hatta en önemlisiydi. Bilgi hiyerarşimizin en tepesine hep onu oturturduk. Senden öğrenmiştim. Sonradan muhasebedeki T hesabındaki aktif ve pasiflerin hep dengede olması gibi, her şeyde denge ve eşitlik gerektiğini anlattığın ilk derslerin geldi aklıma. Right and duties. Haklar ve görevler. Onlar da eşit dengede olmalıydı. Adalet zaten denge değilmiydi? Bize gene hassas bir terazi vermiştin. Hemen hesabını yapıp doğru mu yanlış mı olduğumuzu hesaplamamız için.
Aydınları eleştirirdin “Bizim problemimiz, bizde gerçek aydın yok !” derdin. “Aydını gerçekten aydın olmayan ülkeler kalkınamaz rekabet edemez” derdin. Kızgındın, kırgındın aydınlara. Ülkenin gerçekten ileri gitmesine yol açacak kişiydi aydın, yolları aydınlatan, doğru yolları gösteren, sorunların nedenlerini doğru teşhiz eden ve doğru çözümleri üretenler olmalıydı aydınlar. Aydınlar aydınlatmayınca, kimse nereye gideceğini bilemezdi. Ama galiba sorun, aydının önce kendisini nasıl aydınlatacağını bilmemesiydi. Toplum olarak da biz aydınlarımız olmadan doğruya nasıl ulaşacaktık.
Hocam güneş yükseldi. Hava sıcak ! Ama senin düşüncelerin, sözlerin beynimde dolaşıp duruyor. İnan beynimde algıladığım senin ışığın o kadar parlak o kadar berrak ki, seni anladıkça aydınlattığın yollardan daha nerelere gideceğiz. Güzel bir gün daha başlıyor. Söylediklerinden yola çıkarak gösterdiğin hedeflere yüremeye devam edeceğimiz yeni bir gün. Sen orada gülümse. Düşüncelerin yaşıyor, yeşeriyor. Sevgiyle kal, hoş kal.
Işıl Yavuz
Muhan Hocami en son Haziran ayinda evinde ziyaret etmistim. Hastaligi nedeniyle bir hayli kilo kaybetmisti ve agzi surekli kurudugu icin konusmakta gucluk cekiyordu. Esi Gulsen Hanim, Muhan Hoca’ma cok buyuk bir itina ve titizlikte bakiyordu. ‘Hocam’, dedim ‘sizi cok ozledim’. Bana bakti, gulumsedi ‘ben de seni ozledim’ dedi. Bana hep o sefkat dolu ve icten gulumsemeyle bakardi. Bir saat kadar kaldim evlerinde. Onun ogutlerine muhtactim yine. Soruyordum, hocam biraz akil verin diye. O da hic kirmazdi beni. Bana 'Ben biraz daha iyi olunca tekrar gel, daha uzun konusalim' dedi. Olur dedim, Olmadi…
Artik O yok. Ama O’nun bana bakarkenki gulumsemesi var gozlerimde ve
rahatligi var O’u ne kadar cok ozluyor oldugumu soyleyebilmis olmanin ve
duymus olmanin O’nun da beni ozledigini...
Ve ogutleri var bende, ileride benim de aktarabilecegim yeni nesillere …
Nur icinde yat Hocam…
Isil Yavuz
Artik O yok. Ama O’nun bana bakarkenki gulumsemesi var gozlerimde ve
rahatligi var O’u ne kadar cok ozluyor oldugumu soyleyebilmis olmanin ve
duymus olmanin O’nun da beni ozledigini...
Ve ogutleri var bende, ileride benim de aktarabilecegim yeni nesillere …
Nur icinde yat Hocam…
Isil Yavuz
Saturday, August 05, 2006
Berna Tarı
Hocamizin ogrettiklerinin unutulmamasi ve yeni nesillere aktarilmasi icin elimizden geleni yapmaya haziriz.
Oğuz N. Sayıner, MBA 1997
İnsanları üzen kayıpla vardır, yüreğinizden bir parça kopar gider, geçmişe gömersiniz... Ama, Muhan Hoca mın ölümü çok daha büyük bir kayıp. Onun fikirleri, anlattıkları, kızdıkları, güldürdükleri ama hepsinden öte bize öğrettikleri bizler ile birlikte yaşayacak. Olayları analiz etmedeki yaklaşımı, birbirinden uzak olaylar arasında kurduğu bağlantılar birçok gerçeğe ve fikire farklı açılardan bakmamız gerektiğini öğretti.
İnsanın kendisini sürekli geliştirmesinin hayatta kalmak için tek yol olduğunu hatta bu konuda bir miktar paranoyak olmak gerektiğini dahi söylerdi. O hep hepimizden çok bildi, düşündü, irdeledi, anlattı, öğretti, belletti... Bu ülke için değerli birçok insan yetiştirdi, öncü oldu.
Sevgili Hocamı, okuldan sonra bir daha görememiş olmam büyük bir eksiklik. Seni özlediğim zamanlar oldu, hep de olacak. Bu eksikliği hep hissedeceğim. Ortak bir yönümüz olduğunu söylerdin, ama hiç bu konuda ipucu vermediniz...
Nur içinde yat Hocam, mekanın cennet olsun...
Onun adını yaşatmak hepimiz için gerçek bir görev. Eminim bu konuda katkı yapacak, taş üzerine taş koyacak birçok kişi ve kurum olacak. Onun görüşleri ve fikirleri doğrultusunda yeni gençler yetişecek... Ne güzel...
Oğuz N. SAYINER
MBA - 1997
İnsanın kendisini sürekli geliştirmesinin hayatta kalmak için tek yol olduğunu hatta bu konuda bir miktar paranoyak olmak gerektiğini dahi söylerdi. O hep hepimizden çok bildi, düşündü, irdeledi, anlattı, öğretti, belletti... Bu ülke için değerli birçok insan yetiştirdi, öncü oldu.
Sevgili Hocamı, okuldan sonra bir daha görememiş olmam büyük bir eksiklik. Seni özlediğim zamanlar oldu, hep de olacak. Bu eksikliği hep hissedeceğim. Ortak bir yönümüz olduğunu söylerdin, ama hiç bu konuda ipucu vermediniz...
Nur içinde yat Hocam, mekanın cennet olsun...
Onun adını yaşatmak hepimiz için gerçek bir görev. Eminim bu konuda katkı yapacak, taş üzerine taş koyacak birçok kişi ve kurum olacak. Onun görüşleri ve fikirleri doğrultusunda yeni gençler yetişecek... Ne güzel...
Oğuz N. SAYINER
MBA - 1997
Sami Alıcı, Sevgili Muhan Hocam
Sevgili MUHAN HOCAM,
Yıl 1975
Sizi tanıdım,
ŞANSLIYIM.
Berna ile tanıştınız,
ŞANSLI.
Bora ve Uğur ile tanıştınız,
ŞANSLILAR.
Sizi, sizle ve öğretilerinizle
Yaşamaya devam ediyoruz,
ŞANSLIYIZ.
NUR İÇİNDE YAT.
Sami ALICI
Yıl 1975
Sizi tanıdım,
ŞANSLIYIM.
Berna ile tanıştınız,
ŞANSLI.
Bora ve Uğur ile tanıştınız,
ŞANSLILAR.
Sizi, sizle ve öğretilerinizle
Yaşamaya devam ediyoruz,
ŞANSLIYIZ.
NUR İÇİNDE YAT.
Sami ALICI
Enis Eryılmaz 2 Agustos, Kalkan
Bugün 2 Agustos 2006
Yaşamımdaki en acı veren, en yogun duyguları paylaştığım, aklımın en karışık olduğu gün. Akıl babamı yitirdim. Bu öksüzlük diğer öksüzlüklere benzemiyor.
Onunla 19 yaşımda tanıştım. Gencecik bir yaşamın, kendini bulma çabasıyla geçen en fırtınalı, en bıçkın düşüncelerin savaştığı, soruların giderek anlamlarını kaybettiği bir dönemde.
Üniversitenin ilk yılı, ilk ders ve o inanılmaz insan, her şeyi yeniden başlattı beynimde. Aklımı, hafızamı yeniden formatladım, yeniden basladım yaşama. Bana aklı öğretti, tarihi anlattı, büyük insanların, büyük beyinlerin sıralamasını yaptı.
Ama en önemlisi, düşüncenin ne olduğunu, düşüncelerin ne anlama geldiğini gösterdi. Maddi değerlerin birer sembol olduğunu, arkalarında yatan düşünce ve kavramların en degerli varlıklar olduğunu öğretti.
İşletmecilik gibi, sadece elle tutulan varlıkları incelediğini sandığım bilimin öyle olmadığını, o maddi duran varlıkları yaratan, ortaya koyan akılların, yaratıcılığın ve değerlerin esas unsurlar olduğunu anlattı. Hakların, görevlerle dengelendiğini, Adalet ve öğrenmenin en büyük değerler olduğuna işaret etti.
Aklımın pusulası, yaşamımın kılavuzu oldu.
Ne muhteşemdi, ne güzeldi, ne akıl doluydu !
Yeni bir evrene geçtim. Her şey aydınlıktı, sorular daha anlamlıydı, cevaplar çok daha tutarlıydı.
Yöneten akıl, bu aklın prensipleri ve kuralları.
1 sömestirde o kadar çok şey öğretti ki, muhasebenin ne zaman ve ne için çıktığını, organizasyon teorisini, operations research ü, Business policy i her şeyi öyle güzel özetledi, önümüze o kadar net, tam bir resim koydu ki. Artık işimizin ne olacağını, ne olması gerektiğini biliyorduk.
Bu hikayenin sadece bana ait olmadığını, sadece bizim sınıfa da ait olmadığını, yıllar sonra her eski mezunla konuştuğumda teyid edince, hiç şaşırmadım.
Her öğrencisi tek bir konuda hem fikirdi.
O bambaşkaydı,
Ders alırken onu anlayamadığını söyleyen ve eleştirenler, iş yaşamlarında karşılaştıkları sorunları görünce hep onun anlattıklarını hatırladılar. O her zaman haklıydı !
Okul bitti, ama onunla ilişkimiz bitmedi. Bitemezdi ki, nasıl bitsin ? Sorular çok fazlaydı, aklımız ve bilgimizse hep yetersiz. Ne zaman çıkmaza girsem, ne zaman kaybolsam, adresim belliydi. Muhan Hocam ! Akıl pusulam !
Kafamdaki en çapraşık en güncel sorunları paylaştığımda, dağarcığından çıkardığı pırlantalarla yetinmez, ertesi gün dipsiz kitaplığından bir kaç kitapla gelirdi. Öyle kavramlar kullanırdı ki, sorunun o boyutunda o kavramların varlığından bile hiç haberim olmadığını görürdüm.
Muhan Soysal bir işletmecilik dehasıdır !
O bir guru, büyük usta ve akıl hocasıdır!
Bitmeyen bir merak ve enerji, onu hep, en üstün beyinlerin kıvrımlarını keşfetmeye taşıdı. Evindeki kitapların bir listesini çıkarıyorum. Listeye baktığınızda ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
Ama maalesef bu ülke onu yeterince keşfedemedi.
O, bizim çoğunluk yöneticilerimizin, politikacılarımızın, teknokratlarımızın algı sınırlarının dışında kaldı hep. Bu ülke bu cevheri yeterince keşfedemedi. Onun orada durduğunu hepimiz bildik ama çok azımız kullandık.
Tüm öğrencileri onun ne kadar farklı olduğunu konuştular, ama bu ülkeyi farklı konuma taşımak için onu yeterince kullanamadılar.
Hep sevgili Atatürk’ün kendi zamanında yaşamasına rağmen, Frederich Taylor’u keşfedememiş olmasına üzüldü durdu. Bilimsel işletmeciliğin, bu ulusun en eksik yanı olduğunu tekrarladı durdu. Matsushitanın 300 yıllık büyüme planları yapmasını kıskandı, Amerikalıların yer silmek için hazırladığı 100 lerce sayfalık manuelleri anlattı hep.
Türkiye’de bağımsız bir işletmecilik okulu olmamasını, hatta en önemli işletmecilik bölümü ODTÜ işletmenin, bir fakulte bile olamadığını, basit bir bölüm olarak kaldığını söyleyip, hayıflanırdı.
Friedman’ın The world is flat kitabını istedi 3 gün önce, belli ki kafasında sorular vardı, tekrar okumak istiyordu, cevaplar arıyordu.
Bu yıl Subat ayında İstanbulda konustuğumuzda, Amerikalıların, dünyadaki kayıt dışı ekonomi ve kara para üzerine yoğunlaştıklarını anlattı. Bu konuda 2005-2006 baskılı 4 kitap okuyordu, “bu yıl konu bu olacak” dedi. 11 Eylül’ü, Afganistan’ı anlattı. O hep en öndeydi. Dünyanın nabzını hepimizden önce tutardı.
Onun vizyonu vizyon ötesiydi!
O hep farklı kaldı. Hep üretti ama hiç yazmadı.
Kimse neden yazmadığını soramadı ?
Onun düşünce ışıltıları, yazıya dökülemeyecek kadar parlaktı,
ifade edilemeyecek kadar basitti,
algılanamayacak kadar farklıydı.
Anlamakta zorlandık. Ama parıltısını hep gördük. Ne kadar doğru olduğunu hep bildik.
O çok ama çok farklıydı !
O çok cesurdu ! Bir gün Genel Kurmay’da sevgili Işın Çelebi ile “Eğitimin Sorunları ve Geleceği ile Teknolojinin Eğitimdeki Önemi” üzerine bir briefing vermeye gittik. Genel Kurmay büyük salonunda en az yarısı general ve Amiral 100 ün üzerinde üst düzey subay vardı. Kürsüye çıktı ve herkesin gözlerinin içine baka baka “Siz bu işten anlamıyorsunuz !” dedi. Salona bombayı bırakmıştı.
Sevgili Muhan Soysal dostları,
Şimdi görev zamanı, onun ruhunun rahat ve huzurlu olmasını istiyorsak, kendimizi ona karşı biraz borçlu görüyorsak, yaşarken yapamadıklarımızı, bundan sonra yapmalıyız.
Bir sivil toplum insiyatifi olarak çalışacak Muhan Soysal İşletmecilik Vakfını kurup, hocamızın hayallerini, elimizden geldiğince hayata geçirmeye çalışacağız. Çalışmalarla ilgili olarak www.muhansoysal.org adresinden güncel duyurulara ulaşabilecek ve katılabileceksiniz.
Canım hocam nur içinde yat, ışığın hep var olacak !!
Yaşamımdaki en acı veren, en yogun duyguları paylaştığım, aklımın en karışık olduğu gün. Akıl babamı yitirdim. Bu öksüzlük diğer öksüzlüklere benzemiyor.
Onunla 19 yaşımda tanıştım. Gencecik bir yaşamın, kendini bulma çabasıyla geçen en fırtınalı, en bıçkın düşüncelerin savaştığı, soruların giderek anlamlarını kaybettiği bir dönemde.
Üniversitenin ilk yılı, ilk ders ve o inanılmaz insan, her şeyi yeniden başlattı beynimde. Aklımı, hafızamı yeniden formatladım, yeniden basladım yaşama. Bana aklı öğretti, tarihi anlattı, büyük insanların, büyük beyinlerin sıralamasını yaptı.
Ama en önemlisi, düşüncenin ne olduğunu, düşüncelerin ne anlama geldiğini gösterdi. Maddi değerlerin birer sembol olduğunu, arkalarında yatan düşünce ve kavramların en degerli varlıklar olduğunu öğretti.
İşletmecilik gibi, sadece elle tutulan varlıkları incelediğini sandığım bilimin öyle olmadığını, o maddi duran varlıkları yaratan, ortaya koyan akılların, yaratıcılığın ve değerlerin esas unsurlar olduğunu anlattı. Hakların, görevlerle dengelendiğini, Adalet ve öğrenmenin en büyük değerler olduğuna işaret etti.
Aklımın pusulası, yaşamımın kılavuzu oldu.
Ne muhteşemdi, ne güzeldi, ne akıl doluydu !
Yeni bir evrene geçtim. Her şey aydınlıktı, sorular daha anlamlıydı, cevaplar çok daha tutarlıydı.
Yöneten akıl, bu aklın prensipleri ve kuralları.
1 sömestirde o kadar çok şey öğretti ki, muhasebenin ne zaman ve ne için çıktığını, organizasyon teorisini, operations research ü, Business policy i her şeyi öyle güzel özetledi, önümüze o kadar net, tam bir resim koydu ki. Artık işimizin ne olacağını, ne olması gerektiğini biliyorduk.
Bu hikayenin sadece bana ait olmadığını, sadece bizim sınıfa da ait olmadığını, yıllar sonra her eski mezunla konuştuğumda teyid edince, hiç şaşırmadım.
Her öğrencisi tek bir konuda hem fikirdi.
O bambaşkaydı,
Ders alırken onu anlayamadığını söyleyen ve eleştirenler, iş yaşamlarında karşılaştıkları sorunları görünce hep onun anlattıklarını hatırladılar. O her zaman haklıydı !
Okul bitti, ama onunla ilişkimiz bitmedi. Bitemezdi ki, nasıl bitsin ? Sorular çok fazlaydı, aklımız ve bilgimizse hep yetersiz. Ne zaman çıkmaza girsem, ne zaman kaybolsam, adresim belliydi. Muhan Hocam ! Akıl pusulam !
Kafamdaki en çapraşık en güncel sorunları paylaştığımda, dağarcığından çıkardığı pırlantalarla yetinmez, ertesi gün dipsiz kitaplığından bir kaç kitapla gelirdi. Öyle kavramlar kullanırdı ki, sorunun o boyutunda o kavramların varlığından bile hiç haberim olmadığını görürdüm.
Muhan Soysal bir işletmecilik dehasıdır !
O bir guru, büyük usta ve akıl hocasıdır!
Bitmeyen bir merak ve enerji, onu hep, en üstün beyinlerin kıvrımlarını keşfetmeye taşıdı. Evindeki kitapların bir listesini çıkarıyorum. Listeye baktığınızda ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
Ama maalesef bu ülke onu yeterince keşfedemedi.
O, bizim çoğunluk yöneticilerimizin, politikacılarımızın, teknokratlarımızın algı sınırlarının dışında kaldı hep. Bu ülke bu cevheri yeterince keşfedemedi. Onun orada durduğunu hepimiz bildik ama çok azımız kullandık.
Tüm öğrencileri onun ne kadar farklı olduğunu konuştular, ama bu ülkeyi farklı konuma taşımak için onu yeterince kullanamadılar.
Hep sevgili Atatürk’ün kendi zamanında yaşamasına rağmen, Frederich Taylor’u keşfedememiş olmasına üzüldü durdu. Bilimsel işletmeciliğin, bu ulusun en eksik yanı olduğunu tekrarladı durdu. Matsushitanın 300 yıllık büyüme planları yapmasını kıskandı, Amerikalıların yer silmek için hazırladığı 100 lerce sayfalık manuelleri anlattı hep.
Türkiye’de bağımsız bir işletmecilik okulu olmamasını, hatta en önemli işletmecilik bölümü ODTÜ işletmenin, bir fakulte bile olamadığını, basit bir bölüm olarak kaldığını söyleyip, hayıflanırdı.
Friedman’ın The world is flat kitabını istedi 3 gün önce, belli ki kafasında sorular vardı, tekrar okumak istiyordu, cevaplar arıyordu.
Bu yıl Subat ayında İstanbulda konustuğumuzda, Amerikalıların, dünyadaki kayıt dışı ekonomi ve kara para üzerine yoğunlaştıklarını anlattı. Bu konuda 2005-2006 baskılı 4 kitap okuyordu, “bu yıl konu bu olacak” dedi. 11 Eylül’ü, Afganistan’ı anlattı. O hep en öndeydi. Dünyanın nabzını hepimizden önce tutardı.
Onun vizyonu vizyon ötesiydi!
O hep farklı kaldı. Hep üretti ama hiç yazmadı.
Kimse neden yazmadığını soramadı ?
Onun düşünce ışıltıları, yazıya dökülemeyecek kadar parlaktı,
ifade edilemeyecek kadar basitti,
algılanamayacak kadar farklıydı.
Anlamakta zorlandık. Ama parıltısını hep gördük. Ne kadar doğru olduğunu hep bildik.
O çok ama çok farklıydı !
O çok cesurdu ! Bir gün Genel Kurmay’da sevgili Işın Çelebi ile “Eğitimin Sorunları ve Geleceği ile Teknolojinin Eğitimdeki Önemi” üzerine bir briefing vermeye gittik. Genel Kurmay büyük salonunda en az yarısı general ve Amiral 100 ün üzerinde üst düzey subay vardı. Kürsüye çıktı ve herkesin gözlerinin içine baka baka “Siz bu işten anlamıyorsunuz !” dedi. Salona bombayı bırakmıştı.
Sevgili Muhan Soysal dostları,
Şimdi görev zamanı, onun ruhunun rahat ve huzurlu olmasını istiyorsak, kendimizi ona karşı biraz borçlu görüyorsak, yaşarken yapamadıklarımızı, bundan sonra yapmalıyız.
Bir sivil toplum insiyatifi olarak çalışacak Muhan Soysal İşletmecilik Vakfını kurup, hocamızın hayallerini, elimizden geldiğince hayata geçirmeye çalışacağız. Çalışmalarla ilgili olarak www.muhansoysal.org adresinden güncel duyurulara ulaşabilecek ve katılabileceksiniz.
Canım hocam nur içinde yat, ışığın hep var olacak !!
Enis Eryılmaz
Tanrıya yakarış
O,
Aslan gibi geldi, aslan gibi gitti !
Dün ebedi yolculuğunu yapacağı cennetin kapısına koyduk.
Ey güzel tanrım ! Sana doğru çıktığı yolculuğun 2. gününde naşını da sana teslim ettik.
Ona çok iyi bak.
Ona dünyevi yaşamında bahşettiğin güzellikleri, kendi yanında da esirgeme.
Ona o kadar güzellikler sundun ki, son uğurlamada, sevenleri, o kadar çok coşkulu bir hüznün ifadelerini sundular ki, bir ölümlünün olabilecek en hoş vedasını yaşadık.
Sana şükürler olsun.
Onun güzel ruhunun nurundaki sonsuz parçalar, tüm sevenlerinin ruhlarına eklendi, kalplerini sımsıcak sevgi ile doldurdu.
Hepimiz onsuzluğun yalnızlığıyla baş edecek gücü aradık.
Bizi onsuzluğa mahkum etme.
Onun, yaşamımızda, yaşadığı dönemdeki gibi bize ışık saçmasını, feyz vermesini, beslemesini esirgeme.
Gelir geçer akıllarımıza ölmeyecek hücreler yarat.
Onun aklını bizlere sunmaya devam etmesini sağla.
Geçmişte aklımıza ektiği tohumların, ebediyyen yeşermesini, bollaşmasını, gürleşmesini daim et. Bize yeterli gücü ver ki, onun sonsuz enerjisini, muhteşem aklını belleklerimize yerleştirelim, onun öğrettiklerini daima hatırlayalım.
Bize öyle bir inanç ver ki, onun açtığı yollarda, gösterdiği hedefler için, bitmeyecek yolculuklara çıkabilelim.
Onun akıl tohumlarını, bilmeyenlere, bizden sonrakilere saçabilelim.
O, bir ölümlünün erişebileceği en yüksek mertebelerin hepsine ulaştı gönüllerimizde.
Onun öğretilerinden güç alarak, yeterince sevemediğimiz, okşayamadığımız, sarılamadığımız bedeninin yerine, düşüncelerine sarılalım.
Yaşam için, kılavuzlarına bakalım, o hep pusulamız olsun.
Yaşarken göremediğimiz, algılayamadığımız, ama onun bizden esirgemediği bilgi ve davranışları hissetmeye, onları yeniden yeşertmeye yetecek ilhamları bizden esirgeme.
Onun titreşimlerini tüm hücrelerimizde hissetmemizi sağlayacak ve bunu sürekli kılacak mücizeler yarat.
Sen her şeye kadirsin, kul yetersizliklerinden kaynaklanacak kuraklığın, daimi pınarlarını yarat ki, onun fikirleri hep ilkbahar kalsın.
O,
Aslan gibi geldi, aslan gibi gitti !
Dün ebedi yolculuğunu yapacağı cennetin kapısına koyduk.
Ey güzel tanrım ! Sana doğru çıktığı yolculuğun 2. gününde naşını da sana teslim ettik.
Ona çok iyi bak.
Ona dünyevi yaşamında bahşettiğin güzellikleri, kendi yanında da esirgeme.
Ona o kadar güzellikler sundun ki, son uğurlamada, sevenleri, o kadar çok coşkulu bir hüznün ifadelerini sundular ki, bir ölümlünün olabilecek en hoş vedasını yaşadık.
Sana şükürler olsun.
Onun güzel ruhunun nurundaki sonsuz parçalar, tüm sevenlerinin ruhlarına eklendi, kalplerini sımsıcak sevgi ile doldurdu.
Hepimiz onsuzluğun yalnızlığıyla baş edecek gücü aradık.
Bizi onsuzluğa mahkum etme.
Onun, yaşamımızda, yaşadığı dönemdeki gibi bize ışık saçmasını, feyz vermesini, beslemesini esirgeme.
Gelir geçer akıllarımıza ölmeyecek hücreler yarat.
Onun aklını bizlere sunmaya devam etmesini sağla.
Geçmişte aklımıza ektiği tohumların, ebediyyen yeşermesini, bollaşmasını, gürleşmesini daim et. Bize yeterli gücü ver ki, onun sonsuz enerjisini, muhteşem aklını belleklerimize yerleştirelim, onun öğrettiklerini daima hatırlayalım.
Bize öyle bir inanç ver ki, onun açtığı yollarda, gösterdiği hedefler için, bitmeyecek yolculuklara çıkabilelim.
Onun akıl tohumlarını, bilmeyenlere, bizden sonrakilere saçabilelim.
O, bir ölümlünün erişebileceği en yüksek mertebelerin hepsine ulaştı gönüllerimizde.
Onun öğretilerinden güç alarak, yeterince sevemediğimiz, okşayamadığımız, sarılamadığımız bedeninin yerine, düşüncelerine sarılalım.
Yaşam için, kılavuzlarına bakalım, o hep pusulamız olsun.
Yaşarken göremediğimiz, algılayamadığımız, ama onun bizden esirgemediği bilgi ve davranışları hissetmeye, onları yeniden yeşertmeye yetecek ilhamları bizden esirgeme.
Onun titreşimlerini tüm hücrelerimizde hissetmemizi sağlayacak ve bunu sürekli kılacak mücizeler yarat.
Sen her şeye kadirsin, kul yetersizliklerinden kaynaklanacak kuraklığın, daimi pınarlarını yarat ki, onun fikirleri hep ilkbahar kalsın.
